Her hafta pazartesi günleri, siz değerli Haberra okuyucularına bu köşeden naçizane hem gündemin içinden hem de bazen gündemin dışından bir şeyler aktarmaya çalışıyoruz. Umarım hem siz hem de biz her hafta yeni bir bakış açısı kazanıyor ve dünyayı yeni bir gözle selamlıyoruzdur. Bu hafta biraz gündem dışı ama dolaylı olarak da gündemle ilgili bir konuyu ele alacağız. Avrupa’daki Rönesans hareketini, aydın sınıfı ve Avrupa toplumunu analiz edeceğiz.
Dünya toplumları, yaşayış ve ideoloji olarak keskin bir şekilde ikiye bölünmüştür. Çok ayrıntıya girersek üçe, dörde ve beşe bölünmüştür diyenlerimiz çıkabilir. Ancak genel itibarıyla iki blok halindedir diyebiliriz. Bu bloklardan bir Batı, diğeri Doğu’dur. Batı ve Doğu toplumlarının karakter, anlayış, yaşam tarzı vb şeylerden kaynaklanan farklılıkları vardır. Buna birçok örnek verilebilir. Hatta bu ayrım Diplomasi kurallarında bile yer almaktadır. Batılı ve Doğulu insan farklı kişilikleri temsil ederler bünyelerinde. Batı, daha çok akılcıdır, Doğu ise daha çok duygusal. Doğulu düşünür Muhammed İkbal’in de dediği gibi: “Doğu aklını kaybetti, Batı ise kalbini…”
İçinde yaşadığımız yüzyıla şeklini ve karakterini veren hiç şüphesiz Avrupa’daki Rönesans hareketi olmuştur. Bununla birlikte Rönesans hareketinin tetiklediği Reform hareketleri de Doğu toplumlarını derinden vurmuştur diyebiliriz. Avrupa’da Rönesans ya da Reform dediğimizde tabii ki birçok isim geliyor aklımıza. Mesela bir Jean-Jacques Rousseau en önemli ismidir aydınlanma çağının.(yalnız bu aydınlanmanın Hristiyan dünya için olduğunun altını çizmek gerekir) Rousseau, Fransız İhtilaline yön veren fikirleriyle Avrupa’dan dünyaya yayılan özgürlük, özel mülkiyet, eşitlik, milliyetçilik gibi ideolojilerin en büyük savunucusu olmuştur. Fakat bu kadar çok düşünür arasında en ilgi çekeni ve bu nedenle bizim de üzerinde dikkatle durmamız gereken isim Martin Luther’dir. Yalnız bu Luther’i ünlü siyahî fikir ve aksiyon adamı Martin Luther King’le karıştırmayalım. Bizim bahsettiğimiz Luther, Protestanlık mezhebinin kurucusu, İncil’in Almanca ve başka dillerde de okunulması gerektiğini savunan, Avrupa’nın karanlık Ortaçağ’ında Kilise ile amansız bir şekilde mücadele eden din adamıdır. Martin Luther aslında Doğu için de birçok şey ifade etmesi gereken şahsiyet. Ne yazık ki Doğu’nun hain düşünürleri tarafından yanlış tatbik edilmiş bir kazazededir Luther. Tarihte her olayı ve tarihi kişiliği, kendi yaşamış olduğu dönem içerisinde değerlendirebilsek bütün sorunlarımızı halletmiş olurduk. Martin Luther’i de dönemi içinde değerlendirirsek, Hristiyan dünya için büyük bir devrimci olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Luther, Hristiyan dünyanın bugün geldiği noktada çok önemli bir yere sahiptir. Dünyanın dört bir tarafındaki misyoner faaliyetler, temelini Luther’den almaktadır. “Tanrı ile kul arasına kimse giremez!” savunusuyla Hristiyan dünyaya yeni bir bakış açısı katmıştır. Tarihteki yerini ve gerçekleştirdiği zamanı dikkate alırsak Luther’in müthiş iş başardığı ortadadır. Yanlış olan, şuanda da birçok akademisyen tarafından sık sık yapılan Luther’i alıp bu zamana ya da bu topluma uyarlama düşüncesidir. Lütfen hem Martin Luther’i hem de bizi rahat bırakın.
Bütün bu Luthercilikten sonra şöyle bir soru sormak, bütün bir haftayı düşünerek geçirmemize vesile olur sanırım: İslam dünyasının da bir Martin Luther’e ihtiyacı var mıdır? Ya da İslam dünyasından da bir Martin Luther çıkar mı?
GÜNDEM
18 Ocak 2016 - 08:24
Rönesans Işığında Kaybolmak
Mertcan YOLDAŞ'ın "Rönesans Işığında Kaybolmak" adlı köşe yazısı.
GÜNDEM
18 Ocak 2016 - 08:24
İlginizi Çekebilir






